“Uzayıp giden o tren yolları”
Uzayıp giden o tren yolları
İsteseler “Boğaziçi Ekspresi”, “Başkent Ekspresi” hatta “Orient Ekspres” adlarını seçebilirlerdi. Yani gerçekten ekspres olan, lüks ekspreslerden birinin adını alabilirlerdi. Maun ağacından yapılmış kompartımanlarından sıkı bir Chanel parfümü yayılan bir ekspresi sahiplenebilirlerdi.
Gece yarısı, halı kaplı koridorlarında Agatha Christie’nin, Hercules Poirot’un, Moskova’dan İstanbul’a gizlice gelen James Bond’un koşturduğu uluslar arası seyahat eden ünlü bir ekspresin adını alabilirlerdi. Yemek vagonlarında deri koltuklara gömülüp, havyar ve şampanyanın tadına bakan zengin burjuvaların bindiği “ultra lüks” bir ekspresin adını da kullanabilirlerdi. Üstelik onlar gibi müzik ve sevgi ustalarına yakışırdı da bu.
Yapmadılar. Onların dünya görüşü, dünya ve insan sevgileri böyle yapaylıklardan, böyle özentiliklerden çok uzaktı. Onlar bu memleketin sıradan insanlarını seviyorlardı ve onların arasında yaşıyorlardı.
O nedenle tuttular kendilerine “Kurtalan Ekspres” adını aldılar. Memleketin en uzak yerlerinden birine, eğer bir aksilik olmazsa üç dört günde ulaşabilen cefakar, görmüş geçirmiş eski ama zorluklardan asla yılmayan, kara kışta bile kuş uçmaz kervan geçmez dağ geçitlerini, ürkütücü uçurumları, kapkaranlık tünelleri aşıp, hepi topu iki üç odadan oluşan küçücük istasyonlara ulaşmayı başaran eski ve köhne bir trenin adını aldılar.
Siz “ekspres” dendiğine bakmayın. Haydarpaşa Garı’nda falan denk gelirseniz eğer, iyice bakın bu eksprese. Düpedüz bildiğimiz bir trendir o. Kara trendir. Eski bir demir yığınıdır.
Titreyen ve gıcırdayan makaslarıyla onu görenler gidemeyeceğini sanır. Derken içi yoksul emekçilerle, çiftçilerle, uzak dağ köylüleriyle dolar. Trenin içi soğan ekmek ve ter kokar. Dünyanın en güzel kokularıdır bunlar. Buram buram insan kokar bu tren.
İşte o zaman o yaşlı tren bir anda gerçekten ekspres olur. Sevinir. Sevdiği insanlarla, gerçek insanlarla bir arada olduğu için sevinir. Şahlanır. Raylardan yangın mavisi kıvılcımlar çıkartarak, zıpkın gibi dalar Anadolu’ya.
Kurtalan Ekspres adını alan gururumuz müzisyenler de böyledir işte. Gösterişten, kibirden, yapmacıklıktan uzak. Daha önce anlattığım o üç adam gibi tüm zenginlikleri yüreklerindeki sevgi olan adamlardır onlar.
Ahmet Güvenç’in makinistliğini yaptığı bu trende Cihangir Akkuzu, Gür Akad ve Bülent Güven de bulunmakta ve treni kalpten kalbe dolaştırmaktadır.
Unutmayalım ki bu trene daha önce de Ali Serdar, Bora Çetinkaya, Nur Moray, Engin Yörükoğlu, Caner Bora, Hüseyin Cebeci, Özkan Uğur, Mithat Danışan, Celal Güven, Fuat Güner, Ohannes Kemer, Nezih Cihanoğlu, Kirkor Kalender, Mustafa Sarışın, Nurhan Özcan, Samim Boztaş, Fehiman Uğurdemir, Erdinç Avcı, Oktay Aldoğan, Serdar Ertürk, Murat Ses, Yalçın Gürbüz, Kılıç Danışman, Ömür Gidel, Nejat Tekdal, Jean Jacques Falaise, Ufuk Yıldırım, Garo Mafyan, Elif Turhan, Hüdai Özgürse ve Eser Taşkıran gibi müzisyenler de binmiştir.
Onların hepsinin ortak noktası, iyi ve usta müzisyen olmalarının yanı sıra, insanları, dünyayı ve çocukları büyük bir aşkla sevmiş olmalarıdır.
Kurtalan Ekspres’de bilet geçmez. Para hiç geçmez. Kurtalan Ekspres’in görevlileri size gelirler ve “yüreğiniz var mı ve o yürekte katıksız, karşılıksız bir sevgi bulunuyor mu“ diye sorarlar.
Varsa çıkartır gösterirsiniz. İşte o zaman Kurtalan Ekspres’in bir yolcusu olabilirsiniz. Kurtalan Ekspres sadece sevgi taşır çünkü.
Bitirirken…
Bayanlar, baylar. Sizlere üç güzel asinin, üç güzel isyankarın, üç güzel çocuğun öyküsünü anlattım. Asiydiler ve güzeldiler. Herkes kendileri gibi güzel olsun, ruh çirkinleri bu dünyayı bozup kirletemesinler diye yaşamları boyunca isyan ettiler. Savaştılar. Cepheden cepheye koşup savaştılar. İnandılar ve savaştılar. Savaşmak için bir tek silah vardı ellerinde. Müzik. O silahı kalplerinin güzelliğinden gelen bir ustalıkla kullandılar. Hayatı ve insanları sevmenin ustasıydılar zaten ve bu ustalıklarını müziklerine de aktardılar.
Bazen yoruldukları oldu. Belki bazen umutlarını yitirdikleri de. Ama bunları asla belli etmediler. Kimseciklere hatta kendilerine bile söylemediler. Yüreklerine gizlediler. Onun içindir ki biz onları hep gülerken gördük. Oysa bazen kalpleri ağlıyordu. Hem de kan ağlıyordu.
Yoruldular. Kalpleri yoruldu. Zerrece aldırmadılar. Şu dünyayı güzelleştirmek için giriştikleri savaşı sürdürdüler. Doğru olan her şey adına hep isyan ettiler. Hep asi oldular. Hep genç, hep delikanlı ve hep çocuk kaldılar. Büyürlerse eksileceklerini biliyorlardı çünkü.
Sonra o üç çocuk, birdirbir, uzuneşek, güvercin takla, misket oynamak ve elbette şarkı söylemek için başka bir dönenceye geçtiler. Göğe çekildiler.
Kandil sarısı yıldızların tekmil gökyüzünü aydınlattığı o fısıltılı gecelerde duyduğunuz gitar sesleri ve “yaşam denen uykudan uyanmasını bilen yar ola...” cümlesi kimlerden geliyor sanıyorsunuz?
Sakız Hanım ile kollarında iki küçük kol düğmesi parlayan Mahur Bey, gökyüzünün derinliklerinde el ele tutuşmuş, kimleri dinliyor sanıyorsunuz?
Barış Manço, Cem Karaca ve Bahadır Akkuzu oradalar. Gökteler. Yine asi ve yine güzeller. Hiç büyümedikleri için yine çocuklar.
Sonra günün birinde, onlar gibi asi ve onlar gibi güzel olan Teoman, Feridun Düzağaç, Gür Akad, Özlem Tekin, Ogün Sanlısoy, Fuat Güner, Bülent Ortaçgil, Emre Aydın, Nev, Hayko Cepkin, Erkan Oğur, Özlem Yüksek ve Kurtalan Ekspres’ten Ahmet Güvenç, Cihangir Akkuzu, Gür Akad ve Bülent Güven adlı çocuklar da bir araya geldiler ve hep özledikleri gökyüzündeki arkadaşlarına birer selam gönderdiler.
“Göğe Selam” dediler.
Perde. Hepsi bu.

