1. DÖNENCE - TEOMAN
  2. DAĞLAR DAĞLAR - EMRE AYDIN
  3. UNUTAMADIM - BÜLENT ORTAÇGİL
  4. KARA SEVDA - ÖZLEM TEKİN
  5. CAN BEDENDEN ÇIKMAYINCA - FUAT GÜNER
  6. SARI ÇİZMELİ MEHMET AĞA - NEV
  7. KOL DÜĞMELERİ - OGÜN SANLISOY
  8. NE OLA YAR OLA - FERİDUN DÜZAĞAÇ
  9. CEM AĞABEY - GÜR AKAD
  10. YENİ BİR GÜN - HAYKO CEPKİN
  11. GÜLPEMBE - KORO
  12. GÖĞE SELAM - Enstrümantal
lavo-club

“Gülhane parkında bir ceviz ağacı”

Gülhane parkında bir ceviz ağacı
Hafiften esen bir rüzgarın bile kırıvereceği sanılan ince ve uzun bir daldı o. Oysa sıkı hem de sımsıkı bir adamdı o. Mahpushanelere düştü, uzak yerlere sürgüne gönderildi. Gıkını bile çıkarmadı. Sıkı bir adamdı ve aynı zamanda gülüp oynayan bir çocuktu.
Çocuktu ve tüm çocuklar gibi yaşamı seviyordu. Aldırmıyordu başına gelenlere. Sadece mahallesinden, evinden, oyun arkadaşlarından uzak kaldığında içleniyordu. Nedir, yine tüm çocuklar gibi acılarını saklamayı da iyi biliyordu.
O bir hüzün ustasıydı.
Çok bunaldığında, bu dünyanın sonu gelmez hoyratlıklarından çok sıkıldığında, tıpkı çocukların yaptığı gibi, gidip saklanıyordu.
Mesela Gülhane parkına gidip, bir ceviz ağacı oluyordu. O kadar güzel bir ceviz ağacı oluyordu ki, ne biz ne de polis onu fark edebiliyorduk.
O da kendi bildiği yolda yürüyordu. Kırmızı uçurtması hep aynı ağaçlara takılmış, yüz yaşında bir çocuk gibi yürüyor ve kırmızı uçurtmasını arıyordu. Bu uğurda çocukluğunu ve gençliğini tüketiyor olduğunu biliyor ama bana mısın demiyordu. Duruşu hep aynıydı, sadece bakışları değişiyordu. Duruşu mağrurdu, bakışları mahsun.

Ters geldi. Bu düzene ters geldi.
İzlenmeye alındı. Tüm çocuklar gibi zekiydi ve bunu şıpınişi anladı. Nedir, zerrece umursamadı. Hiç mi hiç yakınmadı ve sadece çok bunaldığı bir gecede sevdiğine, “oturmuş yazıcılar fermanım yazar, etme gel ay karanlık” diye seslendi.

bu dünyaya, bu düzene zerrece borcu yoktu ve bunun gururuyla “ben suyumu kazandım da içtim” diye bar bar bağırıyordu.
Parka giyiyor, işçi olarak kalıyor ve Yahya Kahya’larla arkadaşlık ediyordu.
Çaldı, söyledi. Hayalini kurduğu bir dünyayı anlattı. Kimsenin kimseyi ezemediği, sevgi dolu bir dünyayı anlattı. Uzaklardaki bir deniz ülkesinde John Lennon adlı uzun saçlı bir gencin “Hayal Et Bütün İnsanların…” diye unutulmaz bir şarkıyı söylemesinden çok önce anlattı bunları hem de.
Sonra yoruldu.
Marmara’nın Bizans mavisi rengindeki sularında onu bekleyen kişiye “beni bekleme kaptan, seyir defterini başkası yazsın” diye seslendi ve nöbeti devretti.
Çınarlı ve kubbeli mavi bir liman düşlüyordu hep ama kaptanın onu o limana çıkaramayacağını da anlamıştı artık.
“Ölüm bana sırıtarak gel, ölümü öp ne olur” dedi ve gitti.
Şimdi gökte buluttan tarlaları sürüyor, göğün göğsüne cennetten yağmurlar ekiyor ve her zamanki gibi feleğin çarkına nasıl çomak sokacağının hesaplarını yapıyor. Biz de ona ıslak ıslak bakıyoruz.
Bir gün belki hayattan…
Perde. Hepsi bu.