“Simsiyah gecenin koynundayım yapayalnız”
Simsiyah gecenin koynundayım yapayalnız
Asiydi. İsyankardı ama aynı zamanda asil bir asiydi o. Uzun saç, bıyık, sıra dışı giyim, yüzükler, kaftanlar falan değildi onun asiliğini gösteren. O, kısacık saçlarıyla, ustura gibi bir üniforma içinde çakı gibi bir subayken de asiydi, can oğullarını omzunda, sırtında gezdirirken de asiydi, adam olsunlar diye bıkıp usanmadan uğraştığı çocuklara bir şeyler öğretmek için çırpınırken de asiydi.
O haksızlığa isyan ediyordu. O bu dünyayı bozmaktan hiç çekinmeyenlere karşı asiydi. Sevgiden nasipsizlere karşı asiydi. Ezenlere karşı asiydi. Yüzü değil ruhu çirkin olan, dünyayı bu çirkinliklerinde boğmak isteyenlere karşıydı isyanı. İsyanını haykırmanın, Türkiye’den Avrupa’ya, Amerika’ya, Japonya’ya kadar şu koca dünyaya duyurmak için de elinde bir tek silah vardı. Müzik.
O silahı sonuna kadar kullandı. Büyük bir ustalıkla kullandı. Şarkı yazdı. Şarkı söyledi. Tüm şarkılarında da isyanını haykırdı. Yok. Öyle vurma kırma, küfür, şiddet değildi onun yöntemi. Dedik ya asil ve mert bir isyankardı o. İsyanını duyururken ve yediden yetmiş yediye kadar herkesin bu isyana katılmasını kibarca isterken, sadece sevgi sözcüklerini kullandı.
Kimi zaman “Acık da bana ver, acık da ona ver” diye uyardı zenginleri. Bazen de “ Hele destur maşallah bu ne kudret böyle, hele destur zayıfları ezmedin mi söyle, hele destur gözümüz yok Allah daha iyi etsin ama paylaş, gel beni dinle, ardından herkes dua etsin” dedi.
Dağların arkasında kalan sevgileri söyledi. Dağlara “ah” etti. “Dağlar Dağlar” dedi. Sonra anıların gittikçe kalınlaşan perdesinin arkasında kalan özlemleri anlattı. Üzerindeki taşların ışıkları yavaşça solmaya yüz tutmuş “Kol Düğmeleri”nden söz etti.
Sevgiyi anlatıyordu. Sadece sevgiyi. Kapkara sevgileri söylüyordu. “Kara Sevda Bu, Daha Başka Ne Anlatılabilir ki “ diyordu.
Tuhaftır. Büyüklerden önce çocuklar anladılar onu ilkin. Onun sevgi dünyasını, el bebek, gül bebek dünyasını şıpınişi anladılar. Bu uzun saçlı adam, tam da onların istedikleri, içinde yaşamak istedikleri bir dünyayı anlatıyordu ve bunu hem de müzik dilini kullanarak anlatıyordu.
Kenetlendiler. Onun etrafında kenetlendiler. Dışarıdan ağır postal sesleri gelirken, “zaptiye rap rap” sesleri gelirken onun etrafında kenetlendiler. Domatesleri, biberleri, patlıcanları söylediler. Yaşamı söylediler. Annelerinin, babalarının korkudan suspus otururken söyleyemedikleri şeyleri söylediler.
Sonrası malum.
Asil isyankar kendi yolunda yürüdü. Kimsenin karışmasına izin vermeden, kendi bildiği yolda yürüdü. Sırrını çoktan keşfettiği bu yalan dünyanın yedi iklim dört bucağına yürüdü.
Roald Amundsmen’in şöyle bir “merhaba” demeye bile tenezzül etmediği kutup penguenleriyle konuştu ve onların dertlerini dinledi. Moğol çorbası içti. Tibet’te dünyaya en tepeden baktı.
Paylaştı. Tüm bunları paylaştı. Gezdiği, gördüğü her yeri anlattı ve gösterdi. Siyah ya da mavi gözlerin, beyaz ya da sarı veya siyah ten renklerinin hiçbir önemi, hiçbir önceliği olmadığını tüm dünyaya gösterdi.
İstanbul’da mesela Pendik’te yaşanan bir aşkın, Japonya’da mesela Osaka’da yaşanan bir aşktan hiçbir farkı olmadığını gösterdi.
Kendi devrimine devam etti. Çocuklara yöneldi. Neticede o da çocuktu ve çocuk arkadaşlarıyla ilişki kurması hiç de zor olmadı. “Ispanak yiyin”, “dişlerinizi fırçalayın” dedi çocuklara.
Aslında bunlar birer simgeydi. Gerçekte sözlerini büyüklere söylüyordu o. Bir türlü laf anlamayan, durmadan didişen, vermeye değil de biriktirmeye çalışan, günün birinde mutlaka gelecek olan o “Dönence”den habersiz biz büyüklere söylüyordu o.
Ispanak derken “aşk” diyordu, dişlerinizi fırçalayın derken “sevin birbirinizi” diyordu. Biz büyükler anlayamadık ama çocuklar o keskin zekalarıyla hemen anladılar ve sevdiler bu uzun saçlı “abi”yi.
Koca bir nesil, bugün “Eşek” kadar, “Ayı” kadar olmuş kocaman bir kuşak onun şarkılarıyla, daha doğrusu onun sözleriyle büyüdü. “A” diyerek, “Y” diyerek büyüdü ve sonra onlar da “Oku Bakayım” diyerek sevdirdi okumayı ve insan olmayı kendi çocuklarına.
Koşmaya, söylemeye ve sapına kadar inandığı o güzel dünyayı kurmak için çalışmaya devam etti. Bir Anadolu’daydı, bir Japonya’da. Şarkılarının adı, ritmi, tınısı değişikti ama aslında hep aynı şeyi söylüyordu o. Hiç bıkıp usanmadan tüm insanlara “sevin birbirinizi, sevin bu dünyayı, tüm ihtiyacımız sadece sevgidir” diye sesleniyordu.
“Yaratılanı severim, yaratandan ötürü” diyerek tüm dünyayı kucaklıyordu. “Aşk gelince, cümle noksanlıklar tamam olur” diyerek yüzlerce yıl önce bu topraklarda kendisi gibi gezip, sadece sevmeyi öğütleyen Yunus Emre’nin izini sürdürüyordu.
Onun “sevin birbirinizi, tüm ihtiyacınız sevgidir” deyişini elbette önce çocuklar anladı ve sonra da uzaklardaki bir deniz ülkesinde tıpkı kendisi gibi şu çirkin dünyayı devirmeye hazırlanan uzun saçlı dört genç fark etti.
John Lennon önderliğindeki dört İngiliz genci günün birinde “All You Need Is Love” yani “Tüm İhtiyacınız Sevgidir” diye haykırdı ve bu köhne dünyanın ekseni, birazcık da olsun, bir iki milyem de olsun, “bir bıyık bükümü” de olsun ezilenlerden yana doğru kaymaya başladı.
Sonra? Sonra yavaşça yoruldu.
Yine hareketliydi, yine güler yüzlüydü, yine gezgindi, yine halk ozanı ve filozoftu ama bir yandan da tam olarak adlandıramadığı, adını koyamadığı bir şeylerin yavaşça ruhunu sarıp sarmaladığının da farkındaydı. Dili varmıyordu ama bir güz dönencesine girmekte olduğunu görüyordu.
“Ömrümün Sonbaharındayım” diye düşünüyordu. Balıkpazarı’na erken iniyordu akşamlar. Saat daha beşi bile bulmadan, balık tezgahlarındaki bin mumluk ampuller yakılıveriyordu artık. “Saçlarıma düştü aklar, hüzünlendi akşamlar, ömrümün sonbaharında” diye düşünüyordu. Üzülüyordu.
Hayır kendisi için üzülmüyordu. Çocuklar için, eşekler için, Gülpembeler için, Kol Düğmeleri için, uzaklardaki dağlar için üzülüyordu o. Bir daha kara sevda çekemeyeceği için, dönencelerde sessizce bekleyemeyeceği için üzülüyordu. “Şarkılarım yarım kalacak, resimlerim solacak” diye hayıflanıyordu.
Yoksa çok iyi biliyordu ki, “Dünya Fani” idi ve o bu dünyanın geçiciliğini herkese hatırlatmış, herkese “Unutma ki Dünya Fani” diye seslenmişti.
O “7’den 77’ye” bizim delikanlı ağabeyimizdi, kardeşimizdi, omuzdaşımızdı ve aynı zamanda çocukluğumuzdu. Adam olmaya çalıştığımız, ıspanaktan kaçtığımız, bayram sabahları erken kalktığımız, eşeklerle arkadaş olduğumuz, ayıları sevdiğimiz saf, yalansız dolansız çocukluğumuzdu o bizim.
Sonra gitti. Yaşam denen uykudan uyandı ve gitti.
“Perde”. Hepsi bu.

